14 Temmuz 2017 Cuma

BEL FITIĞI AĞRILARI





    Çocuklarımızı bebeklikten itibaren kucağımızda taşımak, bir yerlerde uyutup kaldırmak biz annelerin severek yaptığı bir hareket. Bir diğeri de mobilyaların yerini iterek çekerek değiştirmek. Nedense mobilyalar belli bir yerde sabit kalınca benim gibi huzursuz olanlar epey fazla. Birkaç ayda bir onların yerlerini değiştiririz. İşte bu yüzden gençliğimizin bize en büyük hediyesi bel fıtığı olur:(
     İleri yaşlarda  ayağınızla boş bir kutuyu bile itekleseniz,  yerden veya dolabın üst rafından bir şeyler almak için uzansanız, benim bugünkü durumuma düşeceksinizdir. Belinizden bacağınıza yayılan bir ağrıyla iki büklüm kalacaksınız. Ben evdeysem hemen kanepeye gidip sırt üstü uzanıyorum ve bir süre sonra normale dönüyorum. Ama dışarıdaysam, yani sokakta, markette vb ; o zaman iki büklüm bir duvar veya ağaç gövdesi bulmaya çalışıyorum.  Sırtımı oralara dayayıp yavaşça kendimi düzeltmek için uğraşıyorum.
       Malum kadınların pek çoğunda bel fıtığı var. Henüz ameliyat safhasına gelmesem de ben de bu durumdan mustaribim.  Gençliğimizden itibaren karın ve sırt kaslarımızı çalıştırmış olsak ve  ağır şeyleri kaldırırken uymamız gereken kuralları yerine getirsek ileri yaşlarda bu rahatsızlıkla uğraşmak zorunda kalmazdık.  Benim gibi kolay kilo almayan ve ince yapılı olanlar orta yaşlarda da spora ihtiyaç olmayacağını düşünüyorlar. Halbuki özellikle biz kadınlar, kas yapımızı geliştirmek zorundayız. Erkekler bu konuda bizlerden şanslı, çünkü onların kas yapıları genetik olarak daha güçlü.
     Artık ‘’Atı alan Üsküdar’ı geçti’’ deyip bir kenarda ağrılarla veya ağrıyı geçirsin diye ağrı kesici ilaçlarla yaşamak ya da bir an önce ameliyat olsam da düzelsem demenin çok faydası yok. Çünkü, ameliyat olan bir çok arkadaşımda kısa süreli düzelme oldu, ama bir süre sonra sorunları tekrarladı. En iyisi, bu tür ağrılar için geliştirilen egzersizleri her gün yarım saat düzenli olarak yapmak. ( Doktorunuzun elinize tutuşturduğu kağıtlarda bu egzersizler  gösteriliyor veya internetten kolayca bulabilirsiniz. ) .
     Hangi yaşta olursak olalım kaslarımız güçlenmeye başlar. O hareketler başlangıçta zor gelse de sadece 2-3 hafta içinde alışkanlığa döner ve her gün beynimiz ‘’Egzersiz yap’’ diye bizi zorlamaya başlar.
     Hadi, hep beraber, genç, yaşlı demeden ve ertelemeden bugünden itibaren kas yapımızı güçlendirmek için hareket edelim.
İşte bu konuda yararlı iki link: https://www.youtube.com/watch?v=iFfota5Q88M
                               https://www.youtube.com/watch?v=WuXL_VTOhAA

6 Temmuz 2017 Perşembe

BİR MASALIM VAR



     Yazar olmanın ilk şartı her gün düzenli olarak bir şeyler yazmakmış. Alın elinize kalemi kağıdı yazın. Ne mi yazacağız? Aklınıza ne gelirse. Benim gibi uzun, geniş ve derin bir geçmişiniz varsa, daldırın elinizi o geçmişe elinize ne gelirse onun hakkında yazın.
      Blogger arkadaşlardan biri ‘’Mektup arkadaşlığı partisi ‘’ düzenlemişti. Eşleştirme sonucu benim de Eşkişehir’den bir mektup arkadaşım oldu. Her ne kadar henüz ona yazma fırsatı bulamasam da ilk mektup arkadaşlığımı geçmişimden bulup çıkardım. Bugün sizlere o masalı anlatmak istiyorum .

      Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, efendime söyleyeyim, yıllar yıllar önce , bizler daha lise sıralarındaykene, tam olarak  lise son sınıftayken ve bir kız lisesine giderken- Şimdi kız liseleri var mı bilmiyorum.- bütün öğrenciler kızlardan oluşuyordu, 50 öğretmenin 46 sı bayan, nazarlık niyetine, müdür de dahil sadece 4 tanesi erkek ve onların da yaş ortalaması 50+  idi.. Hal böyle olunca kız öğrencilere, okulun çıkış kapısı civarında dolaşan delikanlıların - her ne kadar öğretmenler onlar için ‘’Hırlı mı hırsız mı belli değil’’ veya’’ ‘’Ayakkabılarını çıkartsalar, çoraplarının kokusundan bir kilometre öteye kaçarsınız’’   deseler de, her biri bizim için ‘’Beyaz atlı Prens’’ idi , nerdeyse peşlerinden gideceğiz. Öyle bir dönem işte…

      O dönemin gençlik dergisi ‘’HEY’’ de, mektup arkadaşı arayanların ilanları çıkıyordu. Sınıftaki kızlardan Oya’nın sevgilisi Mehmet, Ankara’da üniversitede okuyor. Kızlardan biri, işte bu ‘’HEY’’ dergisinde bir ilan görür: ‘’Ankara ‘da üniversite öğrencisiyim. Adım Mehmet, kızlarla mektuplaşmak istiyorum’’  ve bu ilan tez elden Oya’ya yetiştirilir. Oya, derhal, oğlana mektup yazıp ilişkiyi bitirmeye kalkışsa da neyse ki bir akıllı çıkıp ;
‘’Dur hele, Mehmet adı çok yaygın, belki de senin ki değildir.’’ der. 

     Gerçekten yıllar sonra Malatya’da bir sınıfa ders verirken 40 kişilik sınıfta 10 tane Mehmet  vardı. Üstelik, üçünün soyadı da aynıydı. Üç erkek kardeş babalarına yaranmak için olsa gerek , aynı yıl içinde doğan oğullarına aynı ismi vermişler ve üçü de aynı sınıfa gelmişler.  Siz düşünün halimi…

     Mantıklı arkadaşı tarafından sakinleştirilen Oya’ya
‘’Önce birimiz ona bir mektup yazsın, bakalım ilanı o mu vermiş’’ teklifi kabul görmüş.
Ama biz ‘’FEN’’  sınıfıyız, hem de MODERN FEN. Yani diğer klasik sınıflar Lise 2. Sınıfta Fen- Edebiyat diye ayrılırken biz daha Lise 1. Sınıfa kayıt olurken Fen bölümü olarak  kayıt ediliyoruz. Bir nevi Fen Liselerinin  temeli veya deneme aşaması gibi bir şey. Lise 1 den itibaren yoğun bir Fen – Matematik dersi alıyoruz, ayrıca edebiyat derslerini de Edebiyat bölümleri gibi okuyoruz. Ancak fen kafalarımız iyi çalışsa da çoğumuz , önemsiz saydığımızdan olsa gerek- öğrenci aklı işte- edebiyat dersine önem vermiyor.
      Sınıfta bu konuda iyi olan 2-3 kişi var, ben de onlardan biriyim. İlkokul 1. Sınıfta okumayı öğrendiğimden beri tam bir kitap kurduyum. Herkes öğle aralarında bir saat top oynar veya çene çalarken ben kütüphanede kitap okuyanlar grubundanım. Yolda, üzerinde yazı gördüğüm bir kağıt parçasını bile ayağımla düzeltir, okurum. Gazeteleri ise sadece haberlerini  değil, ölüm ve iş ilanlarına kadar hatim ederim. Yani böyle bir okuma tutkum var.

      Bizim kız grubu bunu bildikleri için teneffüste dikildiler başıma.
‘’Bu işi en iyi sen yaparsın. Hadi şu ilana bir mektup yaz. Bakalım,  Oya’nın Mehmet’i mi?’’, dediler.
‘’Gidin başımdan, mektupla uğraşacak halim de yok, doğru düzgün mektup kağıdım da. Zarfım bile yok. ‘’ diye diretsem de,
 ‘’Hepsi bizden , ama öyle güzel bir mektup yaz ki sana kesin  cevap gelsin.’’

     İşin püf noktası oydu. Biz İstanbul’daydık. Eğer ilgi çekici bir şeyler yazmazsanız, karşı tarafın cevap yazmama olasılığı var. Adı her ne kadar ‘’mektup arkadaşlığı’’  olsa da farklı şehirden biri mektup arkadaşı olarak pek rağbet görmüyor. Erkekler genelde aynı şehirden kişileri  tercih  ediyorlar ki bir süre sonra buluşup tanışabilsinler diye.

     Neyse bana birkaç mektup kağıdı bulup – ki bunlar çok özel ve güzel, hatta kokulu olurdu.- getirdiler. Benim yazımda inci gibi, harflerin hepsi aynı boyda, biraz  eğimli ,  rahat okunabilir ve albenili. Öğle arasında kütüphanemden feragat ederek ısmarlama mektubu yazdım. Tabi fiziksel özelliklerimi biraz da abartarak. 

      Ne hikmetse bizim Türk erkekleri uzun boylu, sarışın, mavi  veya yeşil gözlü kızlardan pek hoşlanıyorlar. Onun için kendimi anlatırken  1.70 boyunda (yakın sayılırım) , ince yapılı, yeşil gözlü ve kumral olarak yazdım. Aslında ela gözlü, koyu kahverengi saçlıydım. Ne yapalım, talep ve arz meselesi. Mektubun cevabını garantilemek  gerek , yoksa Oya sevgilisinden ayrılacak. Lise son sınıfta okuduğumu da belirtip mutlaka cevabını da beklediğimi ilave ettim ve ‘’Sevgilerimle’’ diye afili bir imzayla bitirdim. Bizim kızlar mektuba bayıldılar. Neredeyse kendileri cevap yazacaklar.
      Sınıfta 18 yaşını doldurmuş olan bir arkadaşımız, parası sınıftaki kızlarca ortaklaşa ödenen bir posta kutusu kiralamıştı postaneden. Tüm sınıftaki kızlar, eve gelmesini istemedikleri mektupları  için orayı kullanırlardı. Haftada birkaç gün posta kutusu kontrol edilirdi.  Çoğunun birkaç mektup arkadaşı olurdu.  Postane benim yolumun üzerinde olduğu için bu görev de sık sık bana düşerdi. Yani sınıfın postacılık görevi de bir nevi bendeydi. Bana  hiç bir şey gelmese de Posta Kutusunu açtığımda mektup bulmak benim de hoşuma giderdi.
     Ertesi hafta, posta kutusunda ‘’benim olmayan ‘’mektubun geldiğini gördüm ve onu okumadan  okula götürdüm. Sınıfa girer girmez, ‘’Oya mektup ‘’ diye seslendim. Hemen yanıma geldi, elimden alıp açtı ve hızla okudu.
‘’Oh be , çok şükür benimki değilmiş.’’ Biz meraklılar etrafında koro olarak
 ‘’Kimmiş?’’, mektup elden ele dolaşıp 3-4 kişilik gruplarca okunmaya devam ederken Oya açıklamayı yaptı.
 ‘’ Adı Mehmet Can’mış ve üniversitede değil, Kara Harp Okuluna okuyormuş.’’ Oya iyice rahatlamıştı.
 ‘’Mektubu ne yapayım? ‘’diye sordum.
‘’Ne istersen onu yap, istersen cevaplayıp yazmaya devam et.’’ dedi, umursamazlıkla  ve ben de cevapladım. Böylece ilk mektup arkadaşım olmuş oldu ve 3 yıl sonra da onunla evlendim. Yıllar boyunca da ''Çocuklar anneniz beni sarışın , yeşil gözlüyüm, diye kandırdı '' sözlerini dinledim:)

2 Haziran 2017 Cuma

FİLM İZLEMEK İSTERSENİZ

       Son günlerde izlediğim seyretmeye değer bir kaç filmi sizlerle paylaşmak isterim:
      
       AGORA:  2009  Yılı , İspanya - Malta yapımı, dram, macera, tarihi
Oyuncular: Rachel Weisz, Max Minghella
Konusu. İskenderiyeli (Mısır) filozof, matematikçi, astronom Hypatia'nın  öyküsü. Günümüzden 1700 yıl önce dünyanın güneş etrafındaki yörüngesinin daire değil, elips olduğunu bulan kişi. Paganlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki dini ve siyasi çatışmalarda, bağnazlar tarafından henüz 45 yaşında öldürülen bilim insanı.

    


       SULLY  : 2016  yapımı. Yönetmen: Clint Eastwood
 Oyuncular: Tom Hanks, Aaron Eckhart
Konusu: Bir uçak kazasında, Kaptan pilotun imkansızı başararak yolcuların yaşamını kurtarmasını anlatan gerçek  olaydan alınan bir film.
    


       Fantastik film sevenler için de:
      
    THE GREAT WALL : 2016 yapımı
Oyuncular: Matt Damon, Andy Lau, Tian Jing
Konusu: Çin Seddinin yapılış nedenini efsaneler  yönünden anlatan görsel efektleri müthiş bir film.

       


26 Mayıs 2017 Cuma

HAYAL Mİ, GERÇEK Mİ? - 2



      Evin içinde telefonun sesi yankılandığında  mutfakta bulaşıkları makineye yerleştirmeye çalışıyordu. Hızla telefonun yanına gidip ‘’Alo’’ dedi. Arayan en yakın arkadaşı Elif’ti.

     ‘’Merhaba , Sanem. İşin yoksa sahile doğru yürüyelim mi? ‘’

       İki kadın yaşıtlardı, aynı iş yerinde uzun yıllardır yan yana çalıştıkları için zamanlarının çoğunu birlikte geçiriyorlardı. Artık arkadaştan öte kardeş gibiydiler. Bazen yemekleri de birlikte yiyiyorlar, alışverişe, sinema, tiyatro ve konserlere beraber gitmekten zevk alıyorlardı. En hoşlandıkları şey ise sahile yürüyüp oradaki kafeler de denizi seyredip bir şeyler içerken dertleşmekti.

      ’’Bana 10 dakika ver, üstümü değişip hemen geliyorum’’ dedi. Telefonu kapatıp yatak odasına yöneldi, eşofmanlarını ve spor ayakkabılarını giyip evden çıktı. İki kadının evleri aynı sokakta olduğu için bahçe kapısından çıktığında kendisine el sallayan arkadaşını gördü.  Birlikte yürürken bir yandan da havadan sudan konuşmaya başlamışlardı.

      Sanem’in en sevdiği mevsim sonbahardı. Gerçi yaz hariç -  çok sıcak olduğu için yaz ayını pek sevmezdi.- bütün mevsimleri severdi. Kışın camın önünde yağan karı seyretmek,  kestane veya patlamış mısır yiyip çay içmek, her yer karla kaplandığında yürüyüş yapmak veya  çocuklarla kar topu oynamak, ilkbaharda doğanın yeniden canlanması, ağaçların çiçek açması, göç eden leyleklerden bir çiftin, karşı evin bacasına yuva yapıp yavrularını büyütüp onlara uçmayı öğretmesi, rengarenk çiçekleri, leylakların, sümbüllerin, şebboyların ve zambakların eşiz kokuları ve renklerine bayılırdı.

       Favorisi sonbahardı. Sarı , kırmızı ve kahverengiye dönen yapraklar, ağaçlarda, yerlerde doğayı pastel renklere boyarlardı. Kadife çiçekleri ve kasımpatılarının sarı-turuncu renkleri  onlara eşlik ederlerdi. Sık sık çiseleyen yağmura bayılırdı. Ahmak ıslatan yağmurunun altında başını gökyüzüne kaldırıp yüzünü ıslatayım derken pek çok kez nezleye yakalanmıştı, ama yine de her yıl aynı hatayı yapardı. Gökyüzündeki gri bulutları, salonun penceresinden seyrettiği denizin  lacivert-gri rengini bile severdi.

      Bu gün güneş yazdan kalma bir günmüş gibi etrafı ısıtıyor, ışıkları masmavi denizin üzerinde yakamozlar yaratıp oynaşıyordu.

       ‘’Az ilerde kumsalda okul arkadaşlarımdan biri küçük bir kafe açtı. Hala duruyorsa çayımızı orada içelim ‘’ dedi Elif.

       Kafeden ziyade, salaş bir büfeyi andıran yerde 2 masanın etrafında birkaç  iskemle konmuştu.  Çaylarını yudumlarken Elif, iki bayanı birbiriyle tanıştırma faslına geçmişti.

      ‘’Emine ile ben aynı liseye gitmiştik. O mezun olunca hemen evlendi ve kocasının ailesinin yanına taşındı. Kocası emekli olmuş, artık biraz da burada yaşayacaklar. Sanem’de benimle aynı yerde çalışıyor. Bizim sokaktaki Birtek Sitesinde oturuyorlar.’’

      ‘’ Fahrettin Beyleri tanır mısınız? Benim uzaktan akrabam olur. Onlarda o sitede oturuyorlardı. ‘’, dedi Emine.

      ’’Ben D Blokta oturuyorum. Bizim ev sahibimizin adı da Fahrettin’’,

     ’’Evet, o.  Annemin kuzeniydi. O ailenin  çok üzücü bir hikayesi vardır ‘’diye anlatmaya başladı Emine .

     ’’Karısı Sema ablayı çok severdim. Ne zaman kapısını çalsan seni hemen içeri buyur ederdi. Çayı , kahvesi, keki ,böreği ikram etmek için her zaman hazırdı, Rahmetlinin’’

     ‘’Rahmetli, dediğine göre vefat mı etti? ‘’

      ‘’Evet, hem de hiç ummadığımız bir anda.’’

      ‘’Nasıl ?’’ diye merakla sordu, diğer iki kadın aynı anda.

      ‘’ İzmir’de oturan yakın bir akrabaları ölünce oraya onun cenazesine gittiler. Çocukların okulu var diye onları burada bırakmışlardı. Sema akrabasını çok severmiş, cenaze gömüldükten sonra mezarın başında kalıp dua etmek istemiş. Dua ederken de bir yandan ağlıyormuş. Nasıl olduğunu anlayamadan yere yığılmış. Hastaneye götürdüklerinde, geçirdiği kalp krizi yüzünden öldüğünü söylemiş doktorlar. Kocası, Sema ablayı  çocuklarına bile haber vermeden İzmir’de defnedip buraya geri dönmüş.’’

       ‘’Liseye giden bir kızı, ilkokulda da bir oğlu vardı. Çocuklarının annelerine veda etmelerine bile engel oldu diye herkes Fahrettin Abi’yi suçladı. O da iki çocukla burada daha fazla kalamadı. Tayinini isteyip çocuklarıyla Eskişehir’e taşındı. Bir daha da onlardan haber alamadık.  Muhtemelen o evde şimdi siz oturuyorsunuz.’’

       Sanem, ‘’Sema Hanım’ın dış görünüşü nasıldı?’’ diye sorduğunda  alacağı cevap sanki içine doğmuştu.   

       ‘’ Kısa boylu, şişman, kıvırcık siyah saçlı, kara kaşlı, kara gözlü, her zaman güler yüzlü biriydi. ‘’

        Sanem, bir an bocaladı.  Semi’nin gece gördüğü şeyi ve kendinin  evin içinde, göremediği birinin sürekli gezdiğini, hissettiğini anlatsa mıydı. Belki arkadaşı söylediklerine inanmayacaktı veya kuruntu yapıyor diye onunla alay edeceklerdi. Yine de dayanamadı ve kızıyla kendisinin başından geçenleri kısaca söyledi onlara.

     ‘’Acaba  kadın, göremeden öldüğü için çocuklarını mı arıyor?’’ diye şaşkınlıkla  sordu Elif.

     ‘’Ya da onları bulamadığı için evden mi ayrılamıyor? ‘’ dedi korktuğunu belli eden titrek bir sesle Emine. ‘’Ben olsam, bir gün bile o evde durmazdım.’’

     Sanem  dua eder gibi iki elini havaya doğru açtı ve panikle ‘’ Ben şimdi ne yapacağım evdeki bu kadınla?  O evde yaşamaya nasıl devam ederim’’ dedi.




24 Mayıs 2017 Çarşamba

HAYAL Mİ, GERÇEK Mİ? -1


      Sitenin arkasından geçen ve otoyolu aydınlatan elektrik direğinin lambasından yansıyan ışık, apartmanın 2. Katındaki dairenin yatak odalarını loş bir şekilde aydınlatıyordu. Küçük yatak odasında yatan Semi, içerisi çok karanlık olmasın diye perdeleri kapatmamıştı. Dışarıdaki ağaçların hafif rüzgarla sallanan dallarının gölgeleri odanın duvarında oynaşıyordu.

       Semi bir film seyreder gibi bu görüntüye dalgınlıkla baktı. Üniversitede 2. Yılıydı. Okula yakın , genç bir öğretmen bayanın evinde bir oda kiralamış, hafta içi orada kalıyor, bazı hafta sonları da eve geliyordu.  Ailesi Birtek  Sitesindeki bu daireye yeni taşınmıştı ve bu evde, onun ilk gecesiydi. Annesinin dediğine göre yeni bir evde kalan kişi eğer uyumadan önce dua eder ve çorabını yastığının altına koyarsa evleneceği kişiyi görürmüş.
      ‘’Ne kadar doğru bilinmez, ama denemekten ne zarar gelebilir ki ‘’ diyerek çoraplarını ayağından çıkarıp yastığının altına koydu ve bir dua mırıldanmaya başladı. Duası bitince de dileğini söyledi:
      ’’Bu gece gelecekte evleneceğim erkeği göreyim.’’
      Bir süre daha gecenin karanlığında otoyoldan ara sıra geçen araçların sesini dinleyip duvardaki  ağaç dallarının gölge dansını seyretti ve  sonra uykunun tatlı derinliğinde kayboldu. İçindeki bir hisle  uykusu  bir anda bölündü, sanki biri onun üstündeki yorganı açıyordu.
      ’’Annem üstümü örtmeye geldi herhalde ‘’ diye bir düşünce geçti kapalı gözlerinin ardından
      ‘’İyi , ama üstümü örteceğine niye yorganı açıyor ki’’.
       Yavaşça gözlerini araladığında yatağının yanında diz çökmüş olan kadını gördü. Omuzlarının üzerine kadar gelen kıvırcık siyah saçlarının çevrelediği yuvarlak tombul bir yüz,  en son ne zaman alındığı belli olmayan simsiyah kalın kaşlar, kaba büyük bir burun, dolgun dudaklar ve koyu renk iyice açılmış merakla bakan gözler. Bunların hiçbirinin annesinin yüzüyle ilgisi yoktu. İnce, zayıf yapılı annesinin yanında bu kadın şişman sumo güreşçisi gibiydi.
       Kadın bir an üzerine iyice eğildi, merakla sanki kızın kim olduğunu anlamaya çalışırcasına dikkatlice onun yüzünü inceledi. Yorganı biraz daha aşağıya itip elini yüzüne doğru uzatınca Semi korkuyla bir çığlık attı. Kadın irkildi ve ayağa kalktı. Üzerinde küçük çiçek desenli, eski tip robalı, uzun kollu bol  bir gecelik, ayaklarında peluş terlikler, kısacık boyuyla yatağın yanında dikilmiş duran kadın bir an şaşkınlıkla genç kıza baktı.
      Oda birden ışıkla aydınlandığında kadın yok olmuştu. Sanem korkuyla titreyen kızına sarıldı.
      ‘’ Ne oldu yavrum, niye çığlık attın ? Kabus filan mı gördün? ‘’
      ’’Galiba bir hayalet gördüm’’,
      Annesi hafifçe gülümsedi.
     ‘’Korkma! Hadi yat, ben de senin yanında yatarım, tekrar gelirse hayaleti ben kovarım’’
      Annesi ışığı tekrar söndürdü ve kızının yanına uzanıp ona sıkıca sarıldı. Ona güven veren sesle:
      ‘’Hadi uyu, ben yanındayım’’
      Ertesi sabah kahvaltıda Semi annesine gördüklerini anlattığında,
      ‘’Kabus görmüşün.’’ dese de o da evde bir şeyler hissettiğinden bahsetti. Özellikle kızı, gördüğü kadını tarif ettiğinde Sanem de evin içinde bir varlığın yumuşak terliklerle her odada dolandığını, bazen mutfakta yemek yaparken veya bulaşık yıkarken arkasına ya da yanına gelip onu seyrettiğini bazen de odalarda sanki bir şeyler arar gibi dolaştığını hissettiğini anlattı. Ama bunu birilerine anlatırlarsa herkes:
       ‘’Ana-kız delirdi herhalde ‘’ diyeceklerdi .
       ’’ Bir süre daha bekleyelim, bakalım bu kadını görüp hissetmeye devam edecek miyiz.’’
       ‘’ Devam ederse o zaman bir çaresine bakarız.’’
       Ertesi gece Semi yine annesiyle birlikte yattı ve onun kollarında güvenle deliksiz bir uyku çekti. Okuluna dönerken de hayalet meselesi halledilene değin eve gelmeyeceğini söylemeyi unutmadı. (Devamı var)